Sanat Görüşüm: Deja Vu
Sanat anlayışımı varsıllaştıran ve öznel kılan soyut anlatımlarla kurduğum özgün bağların düşünsel sistemi, bence yaşamla kesişir. Yaşam nedir? Yaşamın anlamı nedir? Ne zaman sorulur bu soru, hangi zamanlarda? Dış görünümümüzün altında bir “ben” olduğunun farkına varıp dünyayı bizimle olan ilişkisi içinde sorgulamaya başladığımızda mı? Daraldığımız, köşeye sıkıştığımız ya da köktenci bir karar verme aşamasında olduğumuz durumlarda mı? Kendi sesimizin yankısını duymaz olduğumuzda mı? Beklenmedik bir anda ölümle yüz yüze geldiğimiz zaman mı?
Yaşam durmadan çözülüp toparlanan ve ikinci kez ele geçmeyen bir oluşsa, onda anlam bulamamaktan korkarız. Her bir yaşam için ayrı anlamlar üretme gereğini duyarız. Geçmişimizde bizi biz yapan, karmaşık izler, rastlantılar ve insanlar vardır. Anılar kaypaktır, durmadan kaçar gider elimizden…
İnsan kendi yaşamını bile içten değil, dıştan bakarak kavrayabilir, bu yüzden… Acılar çekeriz, yaşamın bizde daha uysal, daha adil davranmasını beklediğimiz zamanlar olur. Başarıyı, huzuru, sevilmeyi ve güven duymayı özleriz. Ama ne olursa olsun öykümüz ancak yaşadıktan sonra gerçek bir öyküye dönüşür.
Maceramıza asıl ruhumuz, tutkularımız, özlemlerimiz renk ve biçim kazandırır. Geçmişimizi asıl ortaya koyduklarımızın üzerine düşen aydınlık görünür kılar. Ve yaşamın anlamı yahut anlamsızlığı o yaşamın vardığı, ulaştığı sonuçtan gelir.
M. Zahit Büyükişliyen
Bir Düş Kahramanı Don Kişot
Almanya’da bir kent Goslar. Goslar’ın daracık sokaklarında Ortaçağ’dan kalmış binaların arasında dolaşırken çağdaş bir müzeye rastlarsınız; Mönchehaus Museum, çağdaş modern sanatların belleği bir mekân… Müzenin bahçesinde de “Don Kişot Evi”. Ev Ortaçağ’dan kalmış eski bir yapı… İçerisi Don Kişot kitapları, resim ve heykelleriyle dolu… Don Kişot konulu, Pablo Picasso, Wilhelm Hogarth, Daniel Chodowiecki, Gustave Doré, Salvador Dalí, A. Paul Weber, Le Corbusier ve daha nice ünlülerin yapıtları.
Bu koleksiyonu küratör İbrahim Karaoğlu, Meryem Schultz’un koordinatörlüğünde Bettina Ruhrberg’le birlikte 2016 yılında Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde sergiledi. 100’ün üzerindeki bu koleksiyona çağdaş Türk ressamlarından bir seçki de eklendi. Bu sergiye davet aldığımda, Don Kişot konseptine adım atmış oldum. Ve Cervantes’in bu kahramanı ile büyük bir yakınlık kurarak Don Kişotlar üretmeye başladım. (Bu sergi için yaptığım resim şimdi Almanya’daki müzede.)
Don Kişot’ta zengin ve yaratıcı bir düş gücü, sonu gelmeyen bir mizahî yaşamın anlamını ve gerçekliğin yapısını derinden bir kavrayış göze çarpar. “Don Kişotluk yapıyorsun!..” deyimi dünyanın her yerinde anlam kazanmıştır. Birçok ressamın yorumladığı bir düş kahramanı olmuştur.
Daumier’den Picasso’ya birçok ressama konu olan bu karakter, benimle de özdeşleşti uzun zaman… Don Kişot resimlerim böyle çıktı…
M. Zahit Büyükişliyen
“Sana Dün Bir Tepeden Baktım Aziz İstanbul…”
Kimi doğuştan şanslı İstanbul’da doğmuş, İstanbul’da okumuş, yaşamış, büyümüş. Kimi sonradan gelmiş taşı toprağı altındır diye; çalışmaya, didinmeye, yaşamak için.
Ben 7 yaşımda İstanbul’u gördüm. İskenderun’dan kalkan bir kara trenle, Toros Ekspresi… 3 gün 3 gece yolculuktan sonra… Aklımda hep o Haydarpaşa Garı’nın anıtsallığı, büyüsü… Bacasından duman tüten bembeyaz bir vapura binişimiz… Ben, ağabeyim, annem ve babam. Martılar, sisli puslu İstanbul.
İstanbul serüvenimiz 2 yıl sürdü. Laleli’deki 3. kattaki evimizin penceresinden izlediğim karda kızak kayan çocuklar, yolda buzda ayağı kayıp düşen insanlar… 1952 yılı çok soğuk geçti İstanbul’da. Babam kendi işinin patronu olmaya alışık bir insandı. Güzel İskenderun’u, sımsıcak sahil kasabasını unutamıyordu. Tekrar İskenderun’a döndük.
Rüyalarımda kalmıştı İstanbul. Laleli, Şehzadebaşı’ndaki dört film oynatan sinemalar, Sarayburnu, Yenikapı sahilleri ve okulum Ragıp Paşa… Ondan sonra hep filmlerde yaşadım İstanbul’u. Yaz tatillerini iple çekerdim çünkü yaz tatillerinde İstanbul’a giderdik.
Edebiyat öğretmenimin yönlendirmesiyle lise çağlarımda şiir ve tiyatro tutkum başladı. Öylesine yorumlar var ki bu Şehr-i İstanbul için Nedim’den Yahya Kemal’e; Orhan Veli’den Necip Fazıl’a; Bedri Rahmi’den Cahit Sıtkı’ya; Ziya Osman Saba’dan Özdemir Asaf’a; Turgut Uyar’dan İlhan Berk’e…
Bu resimler de benim yorumum olsun bu Şehr-i İstanbul’a…
M. Zahit Büyükişliyen
Aleksandretta (Küçük İskenderiye)
Kimlik kartımda doğum yerim Adana yazar. Ama aslen İskenderun doğumluyum. Nüfus kütüğümüz Adana’da olduğu için kimliğimi oradan ben aldım.
Ne güzel bir kenttir İskenderun. Nefis bir deniz, kumsal, deniz yıldızları, midye kabukları, balıkçı ağları, palmiyeler, kıyıda tekneler ve yakamozlar. Her taraf portakal çiçeği ve filbahri kokardı. Bu koku, yosun kokusuna karışırdı.
İskenderun çeşitli kültürlerin ve dinlerin mozayiği olan bir hoşgörü ve sevgi kenti idi. Alevi, Kürt, Türk, Süryani, Arap, Ortodoks, Protestan, Katolik ve Museviler bir arada sevgi ve anlayışla yaşar, birbirlerinin kültürlerine, inançlarına saygı gösterirlerdi.
İskenderun Lisesi’nde çok iyi hocalardan ders aldık, çok güzel insanlarla arkadaşlık ettik. Okurduk, tartışırdık, oyunlar oynardık. Tiyatrolar gelir, izlerdik. Sinemalar en çok sevdiğimiz buluşma yerimizdi. 25 tane bahçe sineması, 5 tane de kapalı sinema salonu vardı. Herkes bisikletle dolaşırdı, bir de fayton arabalar…
Eski İskenderun, yaşadığım güzel İskenderun ve şimdiki çarpık kentleşen, betonlaşan İskenderun’u yorumlayan resimler yaptım.
M. Zahit Büyükişliyen
27 Aralık 2022
Özgün Baskıresim
Özgün baskıresimle ilk tanışmam Gazi Eğitim yıllarında oldu. 1965 yılında henüz 2. sınıfta öğrenci iken, biçim-leke, çizgi ilişkilerine kafa yorduğum sıralar, ilk denemem olan bir linolyum baskıda, yaptığım boya resimlere bir motivasyon olabilecek sonuçlar bulmuştum. Linolyum ve ağaç baskılardan sonra gravürler, serigrafiler yaptım.
İlk öğretmenlik deneyimim olan 1967–70 yılları arası İvriz Öğretmen Okulu’nda hem öğrencilere uygulattığım hem de kendi çalışmalarımı yoğunlaştırdığım bir teknik oldu özgün baskıresim… Bir kere çok ekonomikti, bir parça kontraplak (bir yağ kolisinin alt ve üst kapağı), bir çakı, çivi, tel parçası ile kazınabiliyor. Sonra hurdaya çıkmış bir çamaşır makinesinin merdanesinden baskı merdanesine dönüşmüş bir sistemle ‘klişe’ye boya verilebiliyor.
Derken… Yurtdışı… Documenta kenti Kassel… Bilmediğim bir atmosfer. İlk çalışmalarımı yapmak için sıfırdan başlamak istedim… Desen çizdim, etütler yaptım… Bir yandan da hep merak ettiğim litografiye ağırlık verdim. Artık her tekniği hem de olanaksızlıkların olmadığı bir ortamda yapıyordum.
Taşa, ipeğe ya da metal plakaya doğrudan çalışılması anlık coşkuların saptanmasına olanak vermektedir. Yani serüvenin sonucunun baştan belli olması tehlikesi ortadan kalkmaktadır.
Sonuç olarak; özgün baskıresim çalışmalarımın, kendi dilimin oluşumunda önemli etkileri olduğunu, ortaya koyabildiğim işlerin ise başlangıçtan bugüne varan sürecin kilometre taşları olarak kabul edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
M. Zahit Büyükişliyen
Mehmet Zahit Büyükişliyen ve Soyut Peyzajları
Büyükişliyen, “soyut peyzaj” olarak nitelendirilebilecek resimleriyle tanınır: yer yer kaligrafik izler taşıyan, açık-koyu değerlerin, yoğun boya hamurunun ve püskürtülmüş ya da damlatılmış ince boya katmanlarının bir arada kullanıldığı, zaman zaman kolaj ve fotoğraf transferiyle zenginleşen yüzeyler. Bu resimlerin konusu, bireyi kuşatan meselelerdir: çevre kirliliği, doğal yaşamın yok oluşu, doğa ile teknoloji arasındaki gerilim, çarpık kentleşme ve sanayileşme.
Sanatçıya göre her ressam, kendi doğasına uygun gereci ve tekniği kendisi yaratmalıdır. Gazi Eğitim Enstitüsü’ndeki öğrencilik yıllarında boya resmin yanı sıra linol, taş ve metal baskıda figür, mekân ve doğa soyutlamaları üzerine çalışır; 1965’te, henüz on dokuz yaşındayken bir yapıtı Devlet Resim ve Heykel Sergisi’ne kabul edilir. Asıl dönüm noktası ise 1967’de atandığı İvriz Öğretmen Okulu olur: Orta Anadolu bozkırıyla ilk karşılaşması, sanat yaşamı boyunca sürecek peyzaj soyutlamalarını başlatır. 1968 tarihli “İvriz’de Elma Bahçesi”, spatula izlerinin ilk parçalanma işaretlerini verdiği bu yarı soyut arayışın erken örneklerindendir.
1971’de kazandığı sınavla gittiği Kassel Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde Prof. Kausch ve Prof. Hillmann’ın öğrencisi olur; taşbaskı, gravür ve ipekbaskıda ustalaşır. Bu yıllarda baskıresimde denediği kolaj ve montaj, resmine kavramsal bir boyut katar; kent siluetleri, mimari çizimler ve bitmemişlik etkisi taşıyan kurgular öne çıkar. 1976’da göç ve gecekondu üzerine teziyle akademiyi bitirip Gazi Eğitim Enstitüsü’ne döner. Resimlerinde artık “semiotik işaretler” ve renk skalaları belirir: sanatçının deyişiyle her kare bir insan, zaman ya da olay birimidir; yan yana geldiklerinde bir değişim sürecini anlatırlar.
Gazi dönemi, Türk sanat ortamında tanınmaya başladığı yıllardır. Almanya ile 12 Eylül öncesi çalkantılı Türkiye arasındaki uçurum, çarpık kentleşme ve Ankara’nın ölümcül hava kirliliği resmindeki dışavurumun dozunu artırır; ama sanatçı doğrudan mesaj vermez, resmini soyut bir düzlemde kurup izleyicinin sezgisine bırakır. Adnan Turani, 1982’deki Vakko sergisi vesilesiyle onun doğal görüntüleri yabancılaştırarak soyutlaştırdığını ve bir “renk aydınlanmasına” yöneldiğini yazar. 1988–89’da fotoğraf, serigrafi ve kolajla yeni bir teknik döneme girer; yüksek kromalı kırmızılar, kesişen kare alanlar ve Çernobil’den Hiroşima’ya uzanan göndermeler resimlerine ürkütücü bir atmosfer verir.
1990’ların başındaki çalkantılı dönemin ardından yapılan “Ankara’da Uzun Süren Bir Kış Mevsiminin Ardından Görsel Notlar” (1992), siyah-beyazın hâkim olduğu ama hesaplı sıcak-soğuk tonlarla çok renkli bir etki yakalayan, derin bir hüzün taşıyan bir resimdir. 1997’de İstanbul’a, Yeditepe Üniversitesi’ne geçişiyle gelen yeni çevre resmine de yansır: 1999 tarihli dizide toprak ile gökyüzü arasındaki ilişkiyi dikey bant şeritleriyle kurar, gökyüzünü bilinçli olarak boş bırakır. Kaya Özsezgin’e göre bu resimler, manzara kavramına çağdaş estetik düzeyinde yeniden yaklaşmanın yolunu açar.
2006’dan itibaren resimlerine yeni bir nesne girer: gölgesini mekâna düşüren renkli taş dizileri. “Soyuttan Taşlara, Taşlardan Soyuta” gibi yapıtlarda daha yalın bir üsluba yönelir; taşın heykelsi, üç boyutlu varlığı soyut kompozisyonun atmosferini güçlendirir ve lekeci anlayışa bir alternatif oluşturur. Makale, sanatçının 2008 tarihli “Aspat” resimleri için güncesine düştüğü, bütün serüvenini özetleyen cümleyle kapanır: ufuk çizgisinde nefes alış ve verişi birleştirmek; üstte sonsuzluk ve berraklık, altta varlığın ve yokluğun girift dokusu.
Doç. İsmail Ateş
“Mehmet Zahit Büyükişliyen ve Soyut Peyzajları Üzerine Bir İnceleme”, Anadolu Üniversitesi Sanat & Tasarım Dergisi, s. 15–24. Makalenin özetidir.